Britanya Enerji ve İklim Değişikliği Bakanı Chris Huhne, dünyadaki sıcaklık artışını 2 C°’de tutmaya yeterli olacak ve seragazı emisyonlarını azaltacak bağlayıcı bir iklim anlaşmasının 2020’ye kadar imzalanmasını istediklerini söyledi.
Önümüzdeki Pazartesi günü Güney Afrika’nın Durban kentinde dünyanın her yerinden delegeler bir araya gelip iki hafta boyunca emisyonları azaltma yolunda bağlayıcı olacak yeni bir BM anlaşması üzerinde çalışacak.
AB ülkeleri topyekûn olarak, Durban’da bir “yol haritası” çizilmesini ya da 2015 veya öncesinde bütün ülkelerce imzalanacak küresel bir anlaşmaya varılması yolunda birliğe yetki verilmesini arzu ediyor.
Ayrıntılar için:
http://uk.reuters.com/article/2011/11/24/uk-britain-climate-idUKTRE7AN12B20111124
Bu yılki BM iklim görüşmeleri Güney Afrika’da, Durban’da gerçekleştirilecek. Müzakerelere katılacak çok sayıdaki delege şimdiden işlerini bitirince safariye gitme, Kruger Milli Parkı’nı gezme ya da vahşi hayata yakından tanıklık edebilecekleri öteki muhteşem parkları ziyaret etme fırsatı bulmayı dört gözle bekliyor. Benim farklı bir önerim var. Düşmanı ziyaret edin. Durban’ın Hint Okyanusu’na olan kıyısından 2 saat mesafede Richards Bay var. Dünyanın en büyük kömür ihraç terminali. Oraya gidin.
Durban’daki en son yenilenebilir enerji teknolojisiyle donatılmış konferans salonlarıyla baştan çıkan kişiler Richards Bay’e vardıklarında başlarından kaynar sular dökülecek. Çünkü burası enerji geleceğimizin asıl hikayesini, o korkunç hikayeyi anlatacak.
Kömür kralı krallığını genişletmeye devam ediyor. Dünyanın iklim değişikliğine olan yanıtı o kadar işlevsiz ki dünya enerjisinin her yıl daha da artan bir kısmı bu en kirli yakıttan üretiliyor.
Durban’daki bütün konuşmalar kömür alışkanlığının nasıl sonlandırılabileceğine yönelik olacak. Ama 2006’da Nairobi’de başlayıp Bali’ye, Poznan’a, Kopenhag’a ve sonra da Cancun’a şimdi de Durban’a kadar uzanan iklim görüşmelerinin gösterdiği gibi bu bağımlılığımız daha da güçleniyor.
Beş yıl önce görüşmeler başladığında dünyanın öncelikli enerjisinin %25’i kömürden karşılanıyordu. Şu anda ise bu rakam %29.6. 2009 ile 2010 yılları arasında da küresel kömür tüketimi yaklaşık %8 artış gösterdi.
Güney Afrika, Durban konferansına ev sahipliği yaptığı için yeşil övgülere layık görülecek. Yine de, adil olmak gerekirse, ekonomisinin karbon yoğunluğunu azaltmayı teklif etmişti kendileri. Ama gerçek şu ki küresel bir iklim anlaşmasına aracı olacak ülke bugün büyük oranda fakir olan, ama emisyonları zengin olan bir ülke. Kişi başına kıyaslama yapıldığında, kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılası Birleşik Krallık’ın altıda biri olmasına rağmen CO2 emisyonları Birleşik Krallık’tan fazla. Fosil yakıt yakılmasından dolayı Afrika’nın CO2 emisyonlarının yaklaşık %40’ından sorumlu Güney Afrika.
Bunun sebebi ise kömür. Kömürden enerji elde etme, doğalgaz kullanarak enerji elde edilmesinden iki kat daha fazla CO2 salınmasına neden oluyor. Ayrıca Güney Afrika dünyanın kömüre en bağımlı ülkelerinden biri. Elektriğinin %93’ünü bu kara maddeden sağlıyor, Kömürden elektrik elde etme oranı öteki ülkelerde şöyle: Çin elektriğinin %80’ini, Hindistan %70’ini ve ABD %45’ini kömürden elde ediyor.
Ülke içinde kömüre olan bağlılığının yanı sıra Güney Afrika dünyanın geri kalanındaki karbon sorununun da devam etmesine neden oluyor. Güney Afrika dünyanın en büyük üçüncü santral kömürü ihracatçısı. Mpumalanga’daki geniş madenler, Richards Bay’e hareket eden aralıksız kömür trenlerini besliyor. Yakınlarda daha da genişletilen ihracat terminali yılda 91 milyon ton kömür ihraç edebiliyor. Bu miktar da 200 milyon tondan fazla CO2 üretmeye eşdeğer.
Dünya bir kömür koşuşturmacasının ortasında. Bu yüzden seragazı emisyonlarını azaltma konusunda sergilenen politik duruşlara rağmen enerji ile ilgili küresel CO2 emisyonlarındaki %5.8’lik artış enerji tüketimindeki küresel artışı ucu ucuna geçti. Kömür sayesinde dünyanın ekonomisi gittikçe daha fazla karbon yoğun hale geliyor.
Zengin ülkelerde uygulanacak daha sıkı karbon kontrollerinin enerji yoğun sanayileri daha gevşek standartların olduğu fakir ülkelere kaydırarak küresel emisyonları artırabileceğini iddia edenler en azından şimdilik haklı çıktılar. Pek çok Batı ekonomisi durgunlaşırken, çok sayıda gelişmekte olan ekonomi hızlı büyüme gösteriyor. Bunların mütemadiyen yoğun olarak kömüre bağlılıkları da küresel ekonominin bu en kirli yakıta olan bağlılığını artırıyor.
Çin dünyanın en büyük rüzgar türbini ve solar paneli üreticisi olabilir ama kömür tüketimi son sekiz yılda iki katına çıktı. 2010 yılında dünyanın genelinde yakılan bütün kömürün %48’i hayretler uyandıracak şekilde Çin’de yakıldı. Ülkenin yolları madenlerden santrallere taşınan kömür kamyonlarıyla dolup taşıyor.
Aynı şekilde Hindistan’ın kömür tüketimi son 12 yılda iki katına çıktı.10 yıl sonra şimdikinin üç katı sayıda kömürle çalışan enerji santrallerinin olması bekleniyor. Hindistan’ın da Çin gibi kendine ait devasa kömür rezervleri bulunuyor. Ancak ekonomisi o kadar hızlı gelişiyor ki madenciler madenleri yeteri kadar çabuk çıkaramıyor, bundan dolayı da ithalat artıyor. Güney Afrika’daki Richards Bay; Avustralya ve önümüzdeki 10 yıl içinde dünyanın en büyük kömür ihracatçısı olması beklenen Endonezya ile birlikte başlıca tedarikçilerden.
Bunların hiçbiri Batı’yı mazur göstermiyor elbette. ABD, Çin’den sonra dünyanın en çok kömür yakan ikinci ülkesi. Japonya dünyanın en büyük kömür ithalatçısı ve Almanya da en büyük linyit kömürü üreticisi. Acı gerçekse Almanya’nın Fukushima kazasının hemen ardından nükleer santrallerini kapatma planının kömüre olan yatırımları yeniden diriltmesi oldu. Point Carbon analistlerine göre bu geçiş Alman CO2 emisyonlarını önümüzdeki on yıl içinde yaklaşık yarım milyar ton artıracak.
Peki dünya bunu neden umursamıyor? Bunun bir nedeni çıkarlar. Uygunsuz gerçek kömürün elektrik üretimi, endüstriyel ısıtma ve enerji için en ucuz yakıt olma özelliğini koruması. Bir diğer neden de kömürün PR’ı.
Temiz kömür uzak bir hayal. Belki bir gün karbon yakalanması ve depolanması olarak bilinen teknoloji ile gerçekleşebilir. Bu yeni ve muazzam sanayinin büyük ölçekte kurulmasına en azından birkaç on yıl ve Ar-Ge’ye harcanacak on milyarlarca dolar kadar mesafe var.
Üstelik Batı’daki ekonomik yavaşlama ile böylesi bir teknolojinin geliştirilmesi için kullanılması gerekli olan Ar& Ge yatırımları suyunu çekti. Eylül ayında Uluslararası Enerji Ajansı, dünya genelinde hükümetlerin karbon yakalama ve depolamaya (CCS) verdikleri desteğin kaybolduğunu açıkladı. Ajansın başkan yardımcısı Richard Jones Pekin’deki bir üst düzey toplantıda “Mevcut politikalarla CCS teknolojisinin geliştirilmesi zor” dedi. Barack Obama’nın yeşil görüşlü enerji bakanı Steve Chu da aynı toplantıda “Zaman kaybediyoruz, harekete geçmemiz çok önemli” diyerek uyarılarda bulunmuştu.
Kimse Durban’da bu yıl bir BM iklim anlaşmasının imzalanmasını beklemiyor. Beklentiler ne önümüzdeki yıl ne bir sonraki yıl değişiyor. Ama bu sırada kömürler yanmaya devam ediyor. Sanayi analistlerine göre önümüzdeki on yılda küresel üretim %35 artacak. Bu arada da bütün fosil yakıtlar arasında en ucuz, en çok bulunan ve en kirli olan kömür dünyanın enerji tedarik sistemini daha sıkı kavrayacak. Bunu da en çok Durban’ın hemen üzerindeki kıyıda yapacak.
Ayrıntılar için:
http://www.guardian.co.uk/environment/2011/oct/31/why-world-burning-coal?newsfeed=true
Cancun İklim Değişikliği Zirvesi geçen yıl Kopenhag’da başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerin ardından pek çoğuna göre büyük bir başarı. Peki, bu başarıya nasıl ulaşıldı? Alex Stark’ın gözlemleriyle bir Cancun hikayesi…
Cumartesi günü müzakerelerin son aşamalarına girilirken Cancun’da gözle görülür bir heyecan sarmıştı genel kurul salonunu. Katılımcılar BM’nin himayesinde yeni bir iklim anlaşmasına varmayı umuyor, medyanın, uluslar arası toplum kuruluşlarının, hatta kendilerinin bile ümitsizliğine baş eğmemek için mücadele ediyordu. Salonu çınlatan alkışlar, gözyaşları hep bunun içindi.
Son gün durgun geçen onca zamanın aksine oldukça hararetliydi. Genel kurul toplantısı akşam saatlerine ertelenmişti. Herkes iki haftalık görüşmelerin sonunda nihai bir müzakere metninin yayınlanmasını bekliyordu. Cancun güneşi altında STK gözlemcileri, medya temsilcileri ve katılımcılar gergin bir şekilde sohbet ediyorlardı. Kimileri yayınlanacak metnin en tartışmalı konularda hiçbir çözüm üretemeyeceğinden dem vuruyor, kimileri 18 yıldır sürmekte olan UNFCCC sürecinin sona erme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyordu. Ancak belge merkezinin önünde toplanan kalabalık, metni ellerine alınca şaşırıp kaldı. Çünkü pek çok STK’nin de ifade ettiği gibi düzenlemelerin birçoğu oldukça makuldü.
Ardından genel kurul salonunda metinle ilgili yorumlar yapılmaya başlandı. Müzakerelerde sorun yaratan Küçük Ada Devletleri bile metni destekliyordu. Afrika adına söz alan Cezayir de metni onayladığını bildirdi. ABD delegasyonu başkanı Todd Stern “ Bu anlaşmayı kabul edelim” derken, Bolivia anlaşmanın kabul edilemez olduğunu söyledi. Ama Bolivya’nın tarihi müttefiklerinden Kolombiya dahi anlaşmayı destekledi ve sadece bir ülke yüzünden tüm sürecin baltalanamayacağını ifade etti. Zaten bir süre sonra da, gece 4.00’da metin resmi olarak kabul edildi.
Aslında anlaşma ne kapsam olarak ne de hedefleri açısından dünyayı sarsacak bir boyut taşımıyor. Yine de 2011 Aralık ayında Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılacak görüşmelerde adil, iddialı ve yasal olarak bağlayıcı bir anlaşmaya varılması yolunda önemli bir adım. Şimdi de anlaşmanın getirdiği yeniliklerden bahsedelim.
Oluşturulacak Yeşil İklim Fonu sayesinde gelişmekte olan ülkelere uyum sağlama ve emisyonlarını azaltma süreçlerinde destek olunacak. Fon, UNFCCC tarafından seçilmiş bir kurul ile COP yetkisi altında bulunacak. Dünya Bankası da fona mütevelli olacak.
Ayrıca düzenlemelere göre biri uyum sağlama amaçlı diğeri de teknoloji yürütme komitesi olarak faaliyet gösterecek iki ayrı kurul daha kurulacak. Her ne kadar fikri mülkiyet haklarının, bir teknoloji merkezinin ve ağının nerede ve nasıl kurulacağı ayrıntılarıyla belirlenememiş olsa da amaç gelişmekte olan ülkelere temiz enerji teknolojisi sağlamak. Cevapsız bir başka soru da acaba gelişmiş ülkeler programa katkılarıyla emisyonlarını karşılayabilecekler mi?
Emisyonların azaltılması noktasında da Cancun Zirvesi Kopenhag’da başlayıp rahatsızlık yaratmayı sürdüren “şeffaf olmama” sorununa da çözüm buldu. Devletler emisyon programlarını ve emisyon hedeflerine ulaşıp ulaşmadıklarını gösterecek “denetleme, raporlama ve doğrulama” düzenlemeleri yapacaklar. Gerçi devletler anlaşmanın altında resmi olarak emisyon azaltma hedeflerini de belirtmişlerdi ancak bu taahhütler henüz bağlayıcı bir durumda değil.
Cancun’u Cancun yapan bir başka şey ise zirvede yaratılan olumlu atmosfer. Katılımcıların Kopenhag’da alışık oldukları kapı arkalarından iş çevirmeler Meksika Dışişleri Başkanı Patricia Espinosa’nın yoğun çabaları sayesinde bu defa yaşanmadı. Sürekli olarak görüşmelerin şeffaf olacağını ve kimsenin kimseden bir şey saklamayacağını yineleyen Meksikalıların verdiği güven ile Espinosa’nın en ufak bir söylentinin dahi görüşmelerin gidişatına zarar verebileceği bir ortamda yürüttüğü akılcı liderlik, görüşmelerin sürdürülmesini ve bu şekilde sonuçlanmasını sağladı. Cancun’da doğan güven duygusu Durban’da yasal olarak bağlayıcı bir emisyon azaltma anlaşmasının imzalanabileceğine dair ümitleri yeşertti.
Ne var ki, Cancun’dan sonra her şey günlük güneşlik oldu diyemeyiz. Güney Afrika’ya gitmeden çözülmeyi bekleyen sorular var elimizde. Öncelikle devletler karar vermeli: muhtemel bir Durban Protokolü ne kadar bağlayıcı olmalı? Aslında böyle bir anlaşma için mevcut iki müzakere yolu da izlenebilir. Kyoto ya da Kyoto’yu imzalamamış ABD gibi ülkelerin dahil olduğu Uzun dönemli İşbirliği Çalışma Grubu. Bir başka sorun: gelişmekte olan Çin gibi büyük ekonomiler emisyon taahhütlerinin yasal olarak bağlayıcı olmasını istemiyor, ABD ise böyle bir durumda anlaşma imzalamayacağını belirtiyor. İşte böyle bir durumda ülkeler nasıl bir anlaşma imzalayacak ona karar vermeliler. Umarız Cancun Anlaşması gereken güven ortamını yaratır da ülkeler iyi niyet çerçevesinde müzakerelerini sürdürüp bu konuyu karara bağlar.
Ayrıntılar için:


